Edit Template

Yakın Plan

Akademiden Girişime, Bilgiden Toplumsal Etkiye:
ÖzÜ’nün Etki Ödüllü İki Güçlü İsmi ile Konuştuk

Özyeğin Üniversitesinin ilk Etki Ödülünü kazanan Gastronomi ve Mutfak Sanatları Bölüm Başkanı Dr. Öğretim Üyesi Aslı Zuluğ ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden Prof. Dr. Evren Balta ile, kendi disiplinlerinden ama ortak bir vizyonla etki bırakmaya dair görüşlerini dinledik.

Dr. Öğretim Üyesi Aslı Zuluğ laboratuvardan sınıfa, sınıftan sektöre uzanan yolculuğunda akademik bilginin nasıl girişime, ürüne ve somut toplumsal faydaya dönüşebileceğini anlatırken; Prof. Dr. Evren Balta, siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler perspektifleriyle akademinin toplumsal tartışmalara, politika üretimine ve kamuoyuna nasıl temas edebileceğine ışık tutan bilgiler paylaştı.

Özyeğin Üniversitesinin “Global Etkisi Yüksek Girişimci Araştırma Üniversitesi” vizyonuyla akademinin sınırlarını genişleten bu iki ilham verici hikâyenin tamamını keşfetmek için röportajı okumaya davetlisiniz.

Özyeğin Üniversitesinin ilk kez verdiği “Etki Ödülü”nü kazanan isimler olarak bu ödül, üniversitemizin vizyonu çerçevesinde çalışmalarınızla nasıl kesişiyor?

Aslı Zuluğ: “Etki Ödülü”nü almak benim için akademik üretim, sanayi iş birlikleri, girişimcilik ve öğrenci deneyimlerinin bütünleştiği bir yolculuğun görünür olması açısından çok kıymetli. Çalışmalarımın en temel ortak noktası, bilginin laboratuvardan sınıfa, sınıftan sektöre, sektörden topluma uzanan bir döngüsel etki modeli oluşturması. Bu ödülün, öğrencilerle başlatılmış TÜBİTAK projelerinin ürünleşmesini, sektörle birlikte yürütülen ortak araştırmaları, sanayi destekli AR-GE projelerinin eğitim ortamına dönüşümünü, girişimcilik süreçlerinin derslere entegre edilmesini, gençlere ilham veren model bir girişim hikâyesini, Avrupa Birliği projeleri ve farklı fon mekanizmalarını harekete geçiren iş birliklerini kapsayan çok katmanlı bir etkiyi temsil etmesi; üniversitemizin “Global Etkisi Yüksek Girişimci Araştırma Üniversitesi” vizyonuyla bire bir örtüşüyor.

Evren Balta: Özyeğin Üniversitesinin ilk “Etki Ödülü”nü almak benim için iki açıdan anlamlı. Birincisi, üniversitenin “etki” vurgusu ile benim çalışma hattım zaten uzun süredir kesişiyor. Savaş, güvenlik, otoriterleşme, göç, vatandaşlık, Türkiye–Batı ilişkileri gibi konuları sadece kuramsal bir merak olarak değil, Türkiye’de ve dünyada siyasal tartışmaya katkı sunacak biçimde çalışıyorum. İkincisi; bu ödül, üzerine çalıştığım politika notları, raporlar, medya katkıları ve dersler aracılığıyla oluşan birikimin Özyeğin’de karşılık bulduğunu gösteriyor. Akademide odak çoğu zaman atıf sayıları ve dergi isimleri üzerinden kurulur. Etki Ödülü, bu resme “toplumsal karşılık” boyutunu eklediği için çok anlamlı.

Toplumsal fayda odaklı akademik üretim neden önemli? Bu bakış açısı, dönüştürücü akademi anlayışının neresinde konumlanıyor?

A.Z: Akademinin topluma temas etmediği bir model artık sürdürülebilir değil. Toplumsal fayda odaklı akademik üretim, bilginin korunmasının yanı sıra dönüştürülmesi ve paylaşılması anlamına geliyor. Bu yaklaşım; gençlerin daha erken yaşta gerçek sorunlarla tanışmasını sağlıyor, üniversite–sanayi–toplum üçgeninde güçlü bir bağ kuruyor, akademinin çözüm üreten bir aktör olmasını teşvik ediyor, ürünleşen projelerle ekonomik ve sosyal etki oluşturuyor ve öğrencilerin kariyer yolculuğunu somut deneyimlerle güçlendiriyor. Özetle toplumsal fayda, dönüştürücü akademinin kalbinde yer alıyor.

E.B: Toplumsal fayda odaklı akademik üretim, özellikle içinde yaşadığımız dönemde lüks değil, zorunluluk. Hem Türkiye’de hem dünyada bilgiye güvensizlik, kutuplaşma ve komplo anlatıları güçleniyor. Böyle bir ortamda akademinin yalnızca kendi içine konuşması, kendi diliyle kendini yeniden üretmesi bence ciddi bir kayıp. Dönüştürücü bir akademi anlayışı, bilgiyi soyut bir “doğru” olarak değil; kurumları, gündelik hayatı ve siyasal tercihleri değiştirebilen bir süreç olarak görmeyi gerektiriyor. Bu da dili sadeleştirmeyi, metodolojik titizliği korurken dünyaya “iyi bir hat” önermeyi, yani eşitsizlik, adalet, demokrasi ve barış meselelerinde net olmayı gerektiriyor.

Özellikle kendi alanlarınızda “etki yaratmak” ve “dönüşümün parçası olmak” için değerli adımlar attınız. Peki, akademik bilginin topluma ulaşması sürecinde nasıl bir yol izliyorsunuz?

A.Z: Bilgiyi topluma aktarmayı döngüsel ve çok paydaşlı bir süreç olarak görüyorum. Bu yaklaşım üç temel yapıtaşına dayanıyor. İlki, öğrenciden başlayan bilimsel üretimin ürüne dönüşmesi. PACHA’nın çıkış hikâyesi buna iyi bir örnek. TÜBİTAK projesi kapsamında öğrencilerle başlayan bir fikir, laboratuvar çalışmaları ve sanayi iş birlikleriyle gelişerek uluslararası pazarlara açılan bir girişime dönüştü ve eğitim ortamı için ilham veren bir modele evrildi.

İkinci yapıtaşı, sanayi ile ortak yürütülen Ar-Ge çalışmalarının toplumsal etki üretmesi. Bu projeler sayesinde öğrenciler gerçek Ar-Ge süreçlerini, problem çözme yaklaşımlarını, sektör dinamiklerini ve disiplinler arası iş birliğini doğrudan deneyimliyor.

Üçüncü yapıtaşı ise girişimcilik ve araştırmanın birleştiği eğitim yaklaşımı. Derslere entegre edilen bu süreçlerde öğrenciler, bir fikrin nasıl fonlandığını, ticarileştiğini, ekip kurduğunu ve valide edildiğini deneyimleyerek bilginin içselleştirilmesini sağlıyor.

E.B: Akademik bilginin topluma ulaşması için bilinçli bir “çok kanallı” yol izliyorum. Hakemli makaleler ve kitaplar işin omurgası. Ama orada kalırsa bu bilgi çoğu zaman dar bir çevrede dolaşıyor. O yüzden Türkçe kitaplar yazıyorum. Ders kitaplarım var. Deneme türünü kullanıyorum. Gazete ve dergilerde köşe yazıları ve analizler kaleme alıyorum. Düşünce kuruluşlarıyla birlikte politika notları ve raporlar hazırlıyorum. Televizyon programları, podcastler ve açık toplantılara katılıyorum. Öğrencilerle yaptığım dersleri de sadece sınav odaklı değil, güncel tartışmalarla iç içe tasarlıyorum. Kısaca, akademik üretimi farklı formatlara tercüme etmeye çalışıyorum. Aynı kavramı, hem akademik bir makalede hem bir konferans konuşmasında hem de daha geniş bir okur kitlesine hitap eden bir yazıda yeniden yazmaktan çekinmiyorum.

Çalışmalarınızda disiplinler arası iş birliklerinin rolü nedir?

A.Z: Çalışmalarımın neredeyse hiçbir aşaması tek bir disiplinle yürütülemez. Gıda bilimi, gastronomi, mühendislik, biyoteknoloji, tasarım, sürdürülebilirlik, iş geliştirme ve girişimcilik sürekli bir arada ilerliyor. Disiplinler arası yaklaşım daha güçlü Ar-Ge projeleri yaratıyor; daha yenilikçi ürün ve yöntemleri mümkün kılıyor; öğrencilerin çok yönlü düşünmesini sağlıyor ve sektörün gerçek ihtiyaçlarına cevap veren çözümler üretmeyi kolaylaştırıyor. Bu nedenle disiplinler arası çalışmayı etkinin temel şartı olarak konumlandırıyorum.

E.B: Çalışmalarımda disiplinler arası iş birlikleri kritik bir rol oynuyor. Eğitimim siyaset bilimi, uluslararası ilişkiler ve sosyoloji ekseninde şekillendi. Bu zaten doğrudan disiplinler arası bir formasyon demek. Ama projelerde bunun ötesine geçiyoruz. Vatandaşlık, göç ve nativizm üzerine çalışırken sosyologlarla, psikologlarla, hukukçularla ve veri analistleriyle birlikte üretmek sonuçları hem daha sağlam hem daha zengin kılıyor. Güvenlik ve dış politika alanında yaptığım çalışmalarda tarihçiler, bölge uzmanları ve ekonomi alanında çalışan meslektaşlarla ortaklıklar kuruyorum. Disiplinler arası iş birlikleri hem sahayı daha iyi kavramamı sağlıyor hem de öğrenciler için daha canlı bir araştırma ortamı yaratıyor.

Bugüne dek sizin için en anlamlı veya dönüştürücü etki yarattığını düşündüğünüz proje hangisiydi?

A.Z: Benim için en anlamlı proje, öğrencilerle birlikte başlatılan bir TÜBİTAK projesinin zaman içinde bir girişime dönüşmesi ve sonrasında hem ekonomiye hem akademiye geri akmasıdır. PACHA Natural Collagen bu sürecin somut bir örneğini oluşturuyor. Bu örnek; öğrencinin bilimsel üretime aktif katılımını, fon mekanizmalarının doğru kullanımını, Ar-Ge süreçlerinin ticarileşmesini, sürdürülebilir bir iş modeline dönüşmeyi ve girişimin yeniden üniversiteye dönerek ilham kaynağı olmasını aynı hikâyede topluyor.

E.B: Benim için en dönüştürücü etkisi olan işlerden biri, Amerika pasaportu ve Türkiye’de vatandaşlık hiyerarşileri üzerine yürüttüğümüz uzun soluklu araştırma oldu. The American Passport in Turkey: National Citizenship in the Age of Transnationalism (Türkiye’de Amerikan Pasaportu: Ulusötesi Çağda Aidiyet ve Vatandaşlık) kitabı ve onu izleyen makaleler, vatandaşlığın yalnızca hukuki bir statü değil, sınıfsal, mekânsal ve küresel eşitsizliklerle iç içe bir ayrıcalıklar paketi olduğunu çok somut biçimde ortaya koydu. Bu çalışma hem uluslararası literatürde karşılık buldu hem de Türkiye’de vatandaşlık, göç, beyin göçü ve “çifte vatandaşlık” tartışmalarına farklı bir açı getirdi. Son yıllarda yürüttüğümüz göçmen karşıtlığı projelerinde de sahadan elde ettiğimiz verinin, siyasal tartışmalar ve politika önerileri üzerinde somut etkisini gördüm. Bu da etki hissini güçlendiren bir şey. Türkiye’de ise kamuoyunda daha çok Türkiye’nin dış politikası ve güvenlik alanındaki çalışmalarım ile tanınıyorum. Türkçe kitaplarımın önemli bir kısmı güvenlik, savaş ve Türkiye’nin dış politika tercihleri üzerine. Son dönemde meslektaşım Serhat Güvenç ile Türk dış politikası üzerine kapsamlı bir ders kitabı hazırladım. Metni bitirdik, yayıma giriyor. Bu kitabın, hem öğrenciler hem de dış politika yapıcılar için başvuru kaynağı olacak bir birikimi bir araya getirdiğini düşünüyorum.

Özyeğin Üniversitesinin “Global Etkisi Yüksek Girişimci Araştırma Üniversitesi” vizyonu ile sunduğu imkânlar, bu yolculuğunuzu nasıl destekledi?

E.B: Özyeğin Üniversitesinin “Global Etkisi Yüksek Girişimci Araştırma Üniversitesi” vizyonu, benim çalışma biçimimle oldukça uyumlu. Üniversite, uluslararası projelere katılım, misafir araştırmacı dönemleri, saha araştırmaları, politika yapıcılar ile ortaklıklar konusunda teşvik edici. Öğrencilerimle birlikte araştırma projelerine girme, onları hem akademiye hem politika dünyasına hazırlama konusunda esnek bir ortam sunuyor. Aynı zamanda kamuya dönük faaliyetler, medya katkıları ve sivil toplumla iş birliği, üniversite içinde takdir görüyor. Bu da akademisyenin kendini “ya yayın yap ya görünür ol” ikilemine sıkışmadan üretmesine izin veriyor. Özyeğin’in bu destekleyici iklimi, etki odaklı projeleri daha cesur kurmamı sağlıyor.

Etkiyi ölçmek veya görünür kılmak konusunda ne gibi zorluklar yaşıyorsunuz?

E.B: Etkiyi ölçmek ve görünür kılmak akademide en zor konulardan biri. Çünkü toplumsal dönüşüm yavaş ilerler. Tek bir makale ya da rapor çok şeyi değiştirmez. Yıllar içinde biriken bir bilgi, farklı alanlarda küçük küçük değişimlere yol açar. Bu da ölçülmesi en zor olan şeydir. İkinci zorluk, etkiyi sadece sayılara indirgeme eğilimi. Atıf sayısı, indirilme oranı, izlenme rakamı önemli göstergeler. Fakat bazen bir sınıfta yapılan tartışma, bir yerel yönetimin politika tercihini etkileyen küçük bir rapor ya da bir sivil toplum kuruluşuyla birlikte yürütülen çalışma, nicel göstergelerden daha derin bir iz bırakır. Bu tür etkiler görünür olmakta zorlanır. Üçüncüsü, Türkiye gibi kutuplaşmanın yüksek ve akademiye güvensizliğin zaman zaman açıkça ifade edildiği bir ortamda, etki ile tepkiyi ayırmak da zor. Sert eleştiri aldığınız bir iş de aslında etkilidir. Bunu kabul etmek gerekiyor.

Geleceğe dönük baktığınızda, sizi heyecanlandıran yeni çalışma alanları veya toplumsal meseleler neler?

A.Z: Beni en çok heyecanlandıran, akademi–girişim–sanayi–toplum arasında daha güçlü bağlar kuran projeler. Önümüzdeki dönemde öğrenci odaklı inovasyon modelleri, gıda sistemlerinde sürdürülebilirlik, fonksiyonel gıda teknolojileri, AB ve TÜBİTAK projeleriyle büyüyen çok paydaşlı yapılar, gıda girişimciliğinde yeni metodolojiler ve üniversite laboratuvarlarının ürünleşen projeler için hızlandırıcı rolü üzerine odaklanmak beni çok motive ediyor. Bu alanlar hem akademik etkiyi hem ekonomik ve toplumsal etkiyi büyüten konular.

E.B: Önümüzdeki dönemde beni en çok heyecanlandıran alanlar birkaç başlık altında toplanıyor. Birincisi, otoriter rejimlerde yerel açılmalar, kırılganlıklar ve rejim içi rekabetin yeni biçimleri. İkincisi, vatandaşlık hiyerarşileri, yetenek programları, yatırım yoluyla vatandaşlık ve göç rejimleri arasındaki kesişimler. Bu alan, hem küresel eşitsizlikleri hem de Türkiye’nin iç ve dış siyasetini birlikte anlamak için çok uygun. Üçüncüsü, göç ve rejim tipleri arasındaki ilişki. Dördüncüsü ise, Türkiye gibi orta büyüklükteki ülkelerin yeni küresel düzende hem güvenlik hem ekonomi hem de demokrasi ekseninde nasıl yeniden konumlandığı. Bu alanların hepsi doğrudan toplumsal ve siyasal tartışmalara temas ediyor.

Son olarak, üniversite topluluğumuza bu ödül vesilesiyle vermek istediğiniz bir mesaj var mı?

A.Z: Bu ödülün en büyük anlamı, bireysel bir başarıdan çok daha fazlasını temsil etmesi. Özyeğin Üniversitesinde her gün gördüğüm şey merak eden, cesaret eden, denemekten korkmayan ve birlikte üretmeye inanan bir topluluk olduğu. Etki, aslında tam da buradan doğuyor. Öğrencilerimize, genç araştırmacılarımıza ve çalışma arkadaşlarıma söylemek istediğim tek şey: Bir fikrin değeri, onu hayata geçirme kararlılığıyla ölçülür. Bazen küçük bir proje, bir sınıf içi tartışma, bir laboratuvar deneyi ya da bir araştırma sorusu; hiç ummadığınız bir şekilde büyüyerek topluma dokunan bir dönüşüme dönüşebilir. Bu yolculukta en büyük güç, paylaşmak, iş birliği yapmak ve birbirinden öğrenmek. Üniversitemizin bu ruhu taşıdığına inanıyorum. Hep birlikte daha fazla etki yaratacağımız bir geleceğe yürüyoruz.

E.B: Üniversite topluluğuna bu ödül vesilesiyle üç şey söylemek isterim. Birincisi, yaptığınız işin “küçük” olduğunu düşünmeyin. İyi hazırlanmış bir ders, özenle yazılmış bir tez, yerel bir araştırma projesi ya da bir sivil toplum faaliyeti, düşündüğünüzden daha fazla iz bırakabilir. İkincisi, akademik titizlik ile toplumsal sorumluluğu birbirinin alternatifi gibi görmeyin. İkisi bir arada yürüdüğünde hem bilgi daha sağlam olur hem de toplumla kurulan ilişki daha güvenilir hale gelir. Üçüncüsü, umudu korumak önemli. Dünyanın ve ülkenin sorunları ağır. Ama üniversite denen yer, eleştirel düşüncenin, dayanışmanın ve ortak üretimin hâlâ mümkün olduğu nadir kurumlardan biri. Bu imkânı sonuna kadar kullanmak hepimizin elinde.

Hızlı Bağlantılar

İletişim Bilgileri